Erdal Güney 6 yıl aradan sonra, Akdeniz kokan 4. albümü Aşkiya’yla merhaba dedi. Albümün besteleri Erdal Güney’in kendisine ve kardeşi Mustafa Nuhut’a ait. Aranjörlüğünü ise pek çok müziğe imza atan Kemal Sahir Gürel yapmış. Albümün nahifliği ve hüznü kapakta başlıyor. Hayata bir iz bırakmak adına söylenmiş tüm şarkılar. Güney yaşadığı yerin izini Akdeniz’i albümünde bütünüyle vermiş. Bazen Anamur’un yaylalarına çıkmış, bazen de bir kır hüznü mırıldanmış.
Güney her ne kadar yurtdışında yaşamışsa da gelenekselliği unutmamış, babasının sesini albümüne taşıyarak ‘Sarı yaylam’ demiş. Orada hissetmiş en derin hüznü ve dile getiremediklerini notaların diliyle anlatmış ‘Saklımdasın’ diyerek. ‘Aşkiya’ bir hüzün albümü olsa da yaşama bir umut sunuyor, belki bunun için söylüyor ‘Ölmedi aşklar’ı. Unutmuyor ne Çukurova’daki ‘İnce Memed’i ne de 1895-1974 yılları arasında Anamur’da yaşamış Cizdar Ağa’yı. Ezgilerin lirik anlatımı masalsı bir hava veriyor dinleyene. Akdeniz’in tınısını hissediyorsunuz her ezgide. Her ezginin kendine özgü hikayesini öğreniyorsunuz, kavuşamadığına inat söylüyor, ‘Ala gözde ala ben’i. Kentli ifade ne kadar ağır bassa da, Taşeli Platosu’ndan geçmeden edemiyor. Aşkiya birazda eşkıya kokuyor. Yine en iyi tanımı kendisi yapıyor Erdal Güney’in; ‘derdini dağa vuran ‘Eşkiya,’ sevdasını yüreğine vuran ‘Aşkiya’ imiş.
GÜLŞEN İŞERİ
DUYGUM HÜZNE, AKLIM KAVGAYA DÖNÜK
-Son olarak 1999 yılında “Köprüler” adlı enstrümantal bir albüm çıkardınız, 6 yıl aradan sonra Aşkiya albümüyle merhaba diyorsunuz. Neden bu kadar uzun bir zaman?
Müzikle benim ilişkilenmem çevremin ve arkadaşlarımın zorlaması diyebilirim. Anamur’daki bir takım kitle örgütlerine bağlama dersleri verdim. Süreç beni öğreticiliğe doğru götürmeye başladı. Ben de müzik hep devam etti aslında. Üniversite yıllarına da dayanıyor tabii bu. Yurtdışına gittiğim zaman oradaki müzik okulundan da bir teklif geldi. Tabii ben de öğreticilik formasyonu ağır basan bir şeydi, sahne ve albümü ben ikinci bir yerde görüyordum. O arada ‘Yakımlar’ albümü çıktı. Çalıştığım yerden ayrıldıktan sonra da Türkiye’ye dönme özlemi başladı. Yaşamımın bir bölümünü burada şekillendirmeliyim diye düşündüm. Orada biriken şarkılar oldu. Üç yıldır bekliyoruz bu albümün çıkmasını, piyasa koşulları çok kötüydü, sektöre karşı yatırım yapılacak çalışmalar değildi, önünü görebilen çalışmalar değildi. Ada Müzikte bununla ilgili zamanın beklenmesi gerektiğini söylemişti. Benimde piyasa ve sahne ilişkilerim gelişmediği için buna ilişkin sabrım var. Bu da iyi bir avantaj. Böyle bir süreçtir Aşkiya albümünün çıkması. Son 6 ay içinde de yaptık bitirdik. Tabii bunun öncesinde de üç yıldır üzerinde çalışıyorduk.
-Eğitici yanınızı daha çok mu kullanıyorsunuz peki? Ya da sizin bakışınız mı bu?
Evet ben öyle düşünüyorum. Yakıştırdığım bir şey değil. Doğru da değil belki. Fransa, Berlin gibi bir çok yerde bağlama dersleri verdim. Bunun dışında seminerlere katıldım. Daha çok Anadolu kültürü ile ilgili ihtiyaç duyulan yerlerde yanıtlar vermeye çalıştım. Tanıtmaya çalıştım bunun yanı sıra. Bundan dolayı öyle hissediyorum sanırım.
Çünkü yurtdışına çıktıktan sonra kültür aslında bütünüyle ilgili bir şey, sadece müzik yapmak değil, geleneksel halk kültüründen söz ediyorsanız, müziği de bunun bir parçasıysa, tarihi giriyor, coğrafyası da giriyor, yemeği dahi giriyor. Ben de bunların tümüyle ilgili bir yerlerde durmaya çalıştım. Yurtdışındaki bu yönelimler, daha derli toplu sunmamı sağladı.
-Uzun süre yurtdışında kalıp sonra Türkiye’yi tercih ettiniz neden? Orada kalma fikri hiç oluşmadı mı?
Ben yüksek lisans yapıp bir başka pencere açmak istiyordum. Ve yurtdışında ne olur olmaz diye yoğunlaşmıştım ama o miladını doldurdu. Tekrar geriye gelmek durumdaydım. Akdenizli bir toplumun, Anadolulu bir toplumun içinden gelen biri için hiç uygun bir şey değil. Göçmen kimliğinden, yabancı olmasından falan bundan söz etmiyorum. Biz hala kolektif yaşayabiliyoruz. Kendine ait feodallik içinde önemli insani değerler vardır diye düşünüyorum. Yanınızdaki insanı merak etmeniz bir meziyettir. Bizde de bunun dejenerasyonu mutlaka vardır. Ama hala burada tutunabileceğim şeyler var. Şu deyim benim için çok önemli; ben akordumu burada yapabiliyorum. Bu toplumun temel sorunları, yaşayış biçimleri ve üretimi benim kendi içinde varolmamı sağlayacak olanakları sunuyor ve ben bunun için buradayım, tercihimi bu yönde kullandım.
-Albüm Akdeniz’in yanı sıra hüznü lirik bir biçimde anlatıyor… Kendinizle özdeşleştiriyor musunuz?
Ben müziğe çok yukarılardan ya da çok hazırlıklı başlamadım. Yaptığım işler bana benzemek zorundaydı. Ben neysem o çıkıyordu. Arkadaşlarım çeşitli eleştiriler getirdiler, ‘Aşkiya’ albümünün aslında sonbahar albümü, hüzün albümü olduğu söylediler. Ben şunu söylüyorum. Benim kalp atışım böyle. Benim kanım böyle akıyor ve ben yaşamı böyle alıyorum. Ben buyum. Bir söz vardır, ‘Size yapılabilecek en büyük övgü siz olmanızla ilgilidir’ diye. Çok özel bir şeydir, evet ben nasıl hissediyorsam, nasıl algılıyorsam, bunu böyle ifade etmek zorundayım. Evet doğru hüzün ağır basıyor ama bunun bir yanıtı yok.
-İçerdeki hüzün kapağa da yansımış, bu da bir masalın bütünlüğü mü?
Kapaktaki resim Anamur’daki Bey konağıdır. Daha doğrusu onun bir penceresidir. O yüzden çok eskiye tekabül eden bir şeydir. Bilirsiniz ki pencerelerin her biri yaşama açılan yerlerdir. Oradaki pencere dışarıya doğru açılmaz, içeriye doğru açılan bir penceredir. Ve gece vaktinin maviliği bürünmüştür, yaşamın dertlerinden uzak bir andır. Sadece insan olarak, siz olarak ruhunuza ait yaşadığınız bir yerdir. Mavi onun umuda çalındığı noktadır. Pencerede duran ise bir masal çiçeğidir. Aşkiya’nın bütün şarkılarını oluşturan bir masal çiçeğidir. O da parmak iziyle yapıldı. Eğer pencereniz içeriye doğru açılacaksa bu masal çiçeği gelir konar. Dışarıya doğru açılacaksa o düşecektir. O yüzden sizin içinize doğru yapacak yolculuğunuzu anlatır evet biraz masal. O yüzden hüzün var, o yüzden Çukurova var. o yüzden Akdeniz var…
-Hayata bir iz bırakmak gibi mi?
Haddimiz olmadan.
-Albümde babanızın sesi de var, “Sarı yaylam’ adlı ezgiye eşlik etmiş…
Aşkiya’da zaten oradan oluşan bir şey. Cizdar türküsü büyük dedemize aittir. Sarı yaylam’da bütün Toros’taki yaylara verilen ad. O parçayı yaptığımızda geleneksel olanla bugüne ait bizim izimiz buluştu. Babamın sesini geleneksel otantik olarak biz çok istedik, oldu. Halk kültürüyle bizim buluşmamızı sağlayan odur. Çok güzel yorumladığını da iddia ediyorum. Evet yerel ayağı hala önemseyenlerden birisiyim bende.
-Kentli ifade kendinizi tarif ettiğiniz yer mi peki?
Tabii. Benim yaşamımı sürdürme anlamında önemli. Yerel tarafı ise biraz soyutlanmış bir şekilde benim hayatımda olmak zorunda. Çünkü örneğin Alanya’da bunu görmeniz zor olabilir, ama Anamur hala bunu koruyabilen, geleneklerini var edebilme şansına sahip. Şu anda ben Taşeli Platosu üzerinde bir alan çalışması yapıyorum, bununla ilgili belgelerin taranmasıyla ilgileniyorum, bu yaz da ilk kez kayıtlarına başlayacağım. Rumların, Ermenilerin, Arapların, Türklerin, Yörüklerin yaşadığı çok karmaşık bir yer. Ve bunlar birbirinden nasıl etkilenmiş, nasıl bir araya gelmişler, bunun biraz kültürel anlamda bir arkeolojisini araştırıyorum. O yüzden yerel ayak fazlasıyla var. Kentli olduğum zaman o derinliği yaşama şansım yok. Bugüne ait kalan tarafım kentli, düne ait bir derinlik aradığım zaman taşra daha ağır basıyor.
-Yurtdışı, Anamur, İstanbul… Bu üçgenin neresindesiniz?
Bu albüm ve biriktirdiğim şeyleri paylaşmak için İstanbul’da yaşamayı düşünüyorum. Uygun zamanı geldiğinde ise Anamur’a gidip ve bir müzik okulu açıp yöremdeki bir takım kültürel çalışmaları organize etmek, örgütlemek istiyorum. Bunun yanı sıra öğrencilerim olsun istiyorum, seyircilerimden çok öğrencilerim olsun…Yurtdışı ise uygun zamanlarda gideceğim bir yer artık.
-Eğitimci yanınızda var, yurtdışında da eğitim verdiniz Türkiye’de de… Durup baktığınızda her iki taraf için söylüyorum, nasıl görüyorsunuz karşınızdaki iki resmi?
Yaşadığım topluma ilişkin, emek veriyorsam, yükümlülüklerim varsa bu toplumdan da alacaklarım var diye düşünüyorum. Örneğin bağlama çalıp bir türkü söylüyoruz derslerde ama doğunun nerde olduğunu bilmiyoruz. Konservatuara girmek bir meziyet halene geldi. Örgütlü bir toplumsa devlet bununla ilgilenmek zorunda. Biz hala hayır severlerin okul yaptırmasına sevinen bir cumhuriyette yaşıyoruz. Anayasal hakkımız var sen bu ülkeye okul yaptırmak zorundasın. Yurtdışına baktığımız zaman birikimlerini ortaya koyuyorlar. Orada eğitim ciddi bir süreçtir ve olmazsa olmazlarıdır. Bizim burada eğitim sürecinin ne olacağı hala belli değil.
Yurtdışında insanların varlıklı olmaları eleştirilecek bir durum değil bence. Evet teknik olanaklar fazla ama sadece kültürel anlamda tamamladığı zaman bir şey eksik kalıyor. Kavga eksik kalıyor, hınç eksik kalıyor, dönüştürmek eksik kalıyor, ruh eksik kalıyor o da burada var gibi.. Burada sözünü ettiğim teknik olanaklar yok.
-Müzikal anlamda nereye yöneldiniz?
Tamamen kendi adıma. Evet o yüzden hüzün çünkü ben bu coğrafyanın yüzünü daha çok alıyorum. Onun renkleri daha çok batıyor bana. Birazda kavgacı yönüm var. Hüzün ve kavgayı birbirine bağlayan yönüm var.
-Hüzün ve kavgayı nasıl birleştiriyorsunuz?
Duygu ile akıl arasında ki ayrımı tarif edersem, duygum hüzne dönüktür, aklım kavgaya. Bu ülkede insanoğlunun ölçütlerinden biri de bu. Sadece sokaktaki yaşadığımız, yaşam kavgasından söz etmiyorum. Evet bu ülkede toplumsal bir kazanıma ihtiyaç varsa ve bunun kavgası verilmesi gerekiyorsa bunun için üzerime düşenleri yaptığımı düşünüyorum. İz bırakmak çok zordur, iki yolu vardır bunun, ya ciddi anlamda yaşama yumruk atarsın onun izi dalgalanır, ya da mütevazı parmak izidir, sadece yaşama bir iz değildir, kendi izinizi bırakmışınızdır. O yüzden bu albüm böyle bir şey ve böyle devam edecek, kendi adıma müzikal bir kimlik bulma derdindeyim. Ben seçmedim bu ses tonunuzla ilgili, dokunmanızla ilgili. Hepimizi tarif eden bir şey vardır. Bu nahiflikte yaptığınız işe yansıyor.
ERDAL GÜNEY’İN MÜZİK YAŞAMI
Akdeniz’e ait bir hüzün albümü…
Erdal Güney’in küçük yaşlarda başlayan müzik yaşamı üniversite yıllarıyla yoğunluk kazandı. İstanbul’da; Kemal Kaplan’dan bağlama, Jerair Aslanyan’dan solfej, Berlin’de ise, Tahsin İncirci’den armoni - konturpua, Elmira Aşrafov’dan piyano dersleri aldı.
93-94 yılları arasında, Metz- Fransa’da bir kültür kuruluşunun davetlisi olarak bağlama dersleri verdi.
94-96 yılları içinde Anamur Ören BLD. Kültür Merkezi’nde yöneticilik yapan Güney, burada verdiği bağlama derslerinin yanı sıra koro çalışmaları da yaptı. 98-2003’de Berlin’de özel bir kuruluş olan, Alman Türk Müzik Akademisi’nde öğretim kadrosu içinde yer aldı. Halk müziği ve bağlama dersleri verdi. Anadolu Halk müziği üzerine seminerlere katıldı.
Albümleri
Güney Türküleri-1996
Yakımlar-1999
Köprüler-1999 (Enstrümantal)
Aşkiya-2005
|